Röportaj

Tasavvuf yolunun büyükleri, tüm hâl ve hareketlerinde zahirî ve batinî faziletlerin merkezi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e tam bir teslimiyet içinde bulunarak bağlılıklarını ifade eden bir ömür yaşarlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Benden sonra bir daha peygamber gelmeyecek ama her biri benim varislerim olan âlimler gelecektir.” (Ebu Dâvud, İlim, 1) buyurmuşlardır.

     “Verasetü’l- Enbiya, zâhir ve bâtın ilme sahip olanlardır.” diyen İmam Gazali’nin ifadesi üzerine bizler de bu gerçek varislerden biri olan, zâhiri ve bâtınî ilim ve irfan sahibi, mücahit veli sıfatını kazanmış olan Sultan’ül Arifin İhsan Tamgüney Sultan Baba (k.s.) hazretlerinin hayatını daha yakinen öğrenebilmek için Sultan Baba ile aynı çatı altını uzun bir müddet paylaşmış, hizmetinde bulunmuş, duasını almış ve “kızım” diye hitap ettiği gelini Zeynep Tamgüney Hanımefendiyle bu konuyu konuşuyoruz.

 

Sultan Baba’nın oğlu olarak ümmete hizmeti; onun bıraktığı yerden sürdüren Hüseyin Tamgüney Hocamızın ve eşi olmanız dolayısıyla sizin ne kadar meşgul olduğunuzu biliyoruz. Fakat bizi kırmadınız ve zaman ayırdınız. Öncelikle bunun için teşekkür ederiz.

 

            Bu güzel, manevi değeri büyük ve çok faydalı bulduğum derginizde yer verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim.

 

 

            Bugüne kadar Sultan Babayı anlatan birçok yazı kaleme alındı. Yakını olarak Sultan Babayı (k.s.) bir de sizin dilinizden dinleyebilir miyiz?

             

            Şimdiye dek anlatılanlar ve bundan sonra anlatılacak olanlar da onu yeterince ifade etmekten aciz kalacaktır. Onu anlayabilmek ve anlatabilmek için öncelikle hâl ehli olmak, tasavvuf bilgisine sahip olmak gerekir. Bu sebeple yalnızca dış, yüzeysel görüntüsüyle değil manevî yönüyle de anlatmak isterim sizlere.

Muhterem babamız, Artvin’in Arhavi ilçesi Lome Köyü’nde 1904 yılında dünyaya gelmiş. Üç yaşında annesini kaybettikten sonra babasıyla birlikte Çanakkale’ye göçmüş. Bir müddet burada yaşamış. Dokuz yaşında babasını kaybettikten sonra amcasıyla birlikte Gölpazarı’na yerleşmiş. Oradan da bütün İç Anadolu’yu gezmiş, ticaret ile meşgul olmuştur.

            Çocukluk ve gençlik yıllarına dair pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Bu yüzden sizlere kendisini tanıdığım zamandan itibaren anlatmaya başlayacağım.

            Muhterem kayınpederim önce şeyhim sonra kayınpederim oldu. Onunla tanıştığım sıralarda lise son sınıf öğrencisiydim. Büyük bir gayretle okula ve dershaneye gidiyordum. Tek gayem Tıp Fakültesinde okumaktı.

            O günlerde ablam Sultan Babamızın dersine girmiş fakat ben bilmiyordum. Bir gün bana; “Benim İstanbul’da bir hocam var. Ziyaretine gideceğim. Sen de bu tempodan yoruldun istersen birlikte gidelim, hem gezmiş olursun” dedi. Biz o zaman İzmit’te oturuyorduk, Sultan Babamız ise İstanbul Zeytinburnu’nda.

Ablama hak vermiştim, çok çalışıyordum; bir günlük geziden bir zarar gelmez diye düşündüm ve ablamla birlikte İstanbul’a geldik. O zaman Sultan Babamızın küçük bir bakkal dükkânı vardı. İçeriye girerken usulen başımı örttüm. Mübareğin önüne oturdum beni okudu. Okurken de bana “Çok geziyorsun” dedi. Ben de içimden “Nasıl geziyorum ki benim hiç gezme huyum yoktur, okuldan eve evden okula gider gelirim.” O anda benim içimden geçirdiğim bu söze cevap verdi: “Canım” dedi; “İstanbul’u geziyorsun.” Deyince anladım ki, gönlümden İstanbul Sarıyer’i ve oradaki akrabalarımı geçiriyordum. O anda kendi kendime: “Bu nasıl bir dede ki içimden geçenleri bildi. Benim içimi adeta okudu. Dünyada böyle bir insan yoktur herhalde” dedim. Hayran olarak ve sevgiyle yüzüne baktım. O anda çok sevdim.

Okuma halen devam ediyor. Ben ise görünürde sessiz oturuyorum ama içimde bir fırtına esiyor. Sultan Baba o zaman bana dedi ki: “Âlimin yanında dilini evliyanın yanında kalbini tutacaksın.”  O an bir kaç ay önce gördüğüm bir rüya aklıma geldi “Ben sizi rüyamda gördüm” dedim; “Anlat bakalım” dedi. “Yaşlı bir dede eline asasını almış bana doğru tutuyor. Yeşil, ebrulî gür bir ışık geliyor. Sonra önünde dizüstü oturdum ve bana sohbet verdi. Fakat kalktığımda ne sohbet verdiğini hatırlayamıyordum” dedim. “Bir de rüyada sakalınız biraz daha düz idi” dedim. “O kadar fark olur kızım” dedi. Bana ders kâğıdını uzattı. Hâlbuki bir anda ders kâğıdı verilmez, önce istiğfar ve salavat-ı şerife çektirilir. O ise “Al bunu yap inşallah mücahitlerden olacaksın” dedi.

Bende ilim olmadığından dolayı “Bu dede bana bir şeyler söyledi ama nedir acaba, eve gidince ansiklopedilerden araştırıp bakayım” dedim.

Ama size şunu söyleyebilirim ki; ben dükkânına girdiğimde başka bir kişi idim, çıktığımda 180 derece dönüş yapmış bambaşka bir insan olarak çıktım. Gönlümde dünyaya ait ne varsa hepsini söküp attı. Üniversite hayali, mevki makam sevdası hiçbir şey kalmadı. Aşk ile Rabbimizin yoluna dönüş yapmamıza vesile oldu Allah razı olsun.

Kısa bir süre sonra da Rabbimiz gelini olma şerefine erdirdi. 10 seneye yakın Sultan Baba’nın gelini olarak onunla yaşadık, bizi öz evladından ayırmadı “Sen benim Âli evladım ehl-i beytimsin” derdi. Hiçbir zaman bizi incitmedi, kırmadı. 

 

 

10 seneye yakın bir zaman Sultan Babanın gelini olarak beraber yaşadığınızı, hizmetinde bulunduğunuzu söylediniz. Günlük yaşantısını nasıl geçirirdi bizimle paylaşır mısınız?

 

Muhterem kayınpederimin ben gelin geldiğim zaman yaşı bir hayli ilerlemişti. Buna rağmen gayretli, çok düzenli ve istikamet sahibi idi.

            Her gece saat: 1.00’de kalkar, gece namazını kılar, günlük virdlerini çekerdi bu hemen hemen 1 saate yakın sürerdi. Sonra sahur sofrası kurulur, az bir şeyler (birkaç zeytin, biraz patates salatası, bir dilim ekmek, bir bardak çay, birkaç dilim salatalık) yedikten sonra virdine yani Kur’an-ı Kerim’e döner okur okur okurdu.

            Bu anlatırken kolay gibi gelse de uygulama esnasında gerçekten çok zordur. O yaşlı hâline rağmen hiçbir zaman vazifelerini aksatmadan üstün gayretle vaktini kemale erdirirdi. Ben bazen uyanık olurdum, bazen de uyurdum. Kalkınca Sultan Babamızın Kur’an okuyuş sesi evde inlerdi. Kulağımı uzatır, onun Kur’an okuyuşunu dinlerdim. Bu bana çok büyük bir huzur verirdi ve bundan haz duyardım.

            Sabah ezanıyla beraber Kur’an-ı Kerim’i başkasına devreder abdest tazelemeye kalkardı. Sabah namazında evimizde imam olur, arkasında hizmet ehli ve üç beş müridiyle sabah namazını kılar; uzun uzun tesbihatını yapardı. Sonraları vefatına 2-3 sene kala duaya da başlamıştı. Namazdan sonra 1 saat, tam 1 saat süren dua yapardı. Ailesi olarak bizler de yanında duada bulunurduk. Ondan çok daha genç olmamıza rağmen bizler bazen dayanamazdık. O ise her gün aşk ile gayret ile kuvvet ile ellerini gökyüzüne açar, Rabbinden Ümmet-i Muhammed’in affını dilerdi. Öyle bir cereyan olurdu ki üzerinde… Bir gün o kadar ellerini kaldırdı ki dizlerinden battaniyesi yere düştü farkında olmadı. Ben de dizlerine battaniyesini örtmek istedim, derken bildiğimiz cereyan gibi bir şey elimi titretti. Ona o kadar feyz-i ilahi gelmişti ki el vuranı da, kendini de yakıyordu.

            Evet. O büyük duadan sonra dışarı elbiselerini giyinir, duha namazını kılar, dükkânına giderdi. Bir taraftan rızkını kazanır, bir taraftan da hizmetine devam ederdi. Gelen hastaları okur, insanları doğru yola çevirmek için sohbet eder; istiğfar ve salavat-ı şerife tesbihatlarını dağıtırdı.

            Bu minval üzerine ömrünü ikmal eyledi. Hiçbir zaman kendine tatil için zaman ayırmadı, tatil yapmadı. Dünya hasat yeri; burada çalışacağız, orada toplayacağız derdi. Allah dostlarında gördüğümüz kadarıyla tatil anlayışı yok idi. Sultan Babamızın hayatı boyunca hiç boş vakit geçirdiğini görmedik. Boş vakit geçirilmesinden de hoşnut olmazdı. Paralı günler, yaş günleri, yılbaşı günleri bunların hiçbirinin yapılmasını istemezdi. “Bunlar Müslüman hanımları bozmak için kâfirlerin içimize soktuğu hileler, oyunlardır” derdi.

            Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de öyle değil miydi?  Boş oturan bir zatı gördüğünde selam vermemiş, geri döndüğünde aynı zata selam vermiş. Kendisine neden böyle yaptığını sorduklarında ise: “Boş oturduğu zaman şeytan ile meşguldü, şimdi ise bir meşguliyeti var; (eline sopayı almış yere bir şeyler çiziyormuş) şeytan ondan uzaklaştı” buyurmuşlar. O misal gibi Sultan Babamız da asla boş durmaz, hiçbir işi olmadığında kese kâğıdı yapardı.

            Akşam-yatsı arasında zikrini yapar; yatsıdan sonra misafirlerine, müridlerine sohbet eder sonra istirahata çekilirdi. O bu istikametini hiç bozmadı.

            Bunlar bizlerin dıştan yüzeysel olarak görebildiklerimizdi.

 

 

Bunların yanı sıra bizlere manevi yönünden bahsedeceğinizi de söylemiştiniz, sabırsızlıkla sizi dinliyoruz.

 

Sultan Babamız büyük bir Allah dostu (yani evliya) aynı zaman da keramet ve keşif sahibi idi. Mükemmel bir mürebbî, âşık ve sadık idi. İnsanları cehennemden kurtulmaları için doğru yola davet eden irşad ve irfan sahibi biri idi. İnsanları doğru yola çevirmek yani Allah’a kulluk yoluna çevirmek için mücadele verirdi, bir mücahitti.

            İnsanların kuru ve kurak gönüllerine su serperek yeşillendirir, canlandırırdı. Ve tam bir babaydı. Baba derken aklınıza ne gelir? Evlatlarını terbiye eden, himaye eden, doğruyu eğriyi gösteren, destek veren, tehlikeli işlerde uyaran, koruyan ve gözeten deriz değil mi? İşte Sultan Babamızda tam bir baba sıfatı vardı.

            Nice imanlar sinelerde saklı, imanlar küllenmiş. O külleri üfleyerek imanların ortaya çıkmasına vesile olurdu. Nice insanlar onun eliyle Hakkı buldu, Allah’a yöneldi. İslam hakikatlerini bilip öğrenip İslam’ı yaşadı.

Size kendi hidayet öykümden bahsetmiştim. Benim bu derece farklılık göstererek bir anda Allah yoluna dönüşüm, buna en güzel örnektir. Yeryüzünde böyle bir insan olamaz herhalde diye düşünüyordum; dükkânına girdiğimde başka bir kişi idim, çıktığımda ise bambaşka bir insan olarak çıktım. Benim gönlümden dünyaya ait ne varsa hepsini söküp attı; hiçbir şey kalmadı.

Değerli taşlar da topraktan çıktığı zaman taştır. Onu usta eller işleye işleye yakut, pırlanta, altın yapar. Dükkâna girerken bir kütük girdik, usta ve maharetli bir şeyhin elinde tornaya girdik. İşe yarar bir tahta olarak, işlenmiş olarak çıktık. Tabii ki kardeşlerim bunlar gönül evinizde oluyor; görünürde bir şey yok. Daha geldiğimiz gibi kerametini bize göstererek bizi Allah yoluna yöneltti. Sevgi ve muhabbeti gönlümüzde taht kurdu.

Sultan Babamızın kerametleri sayılamayacak kadar çoktu. Ama bunu herkese göstermez ve kendisini saklardı.

Bir defasında Parseller’deki evimde bir şeyler söyledim. Zeytinburnu’na gelince mübarek beni gördüğü gibi söylediğim kelimeleri aynen bana söyledi. O kadar utandım ki demek Sultan Baba halimizden haberdar oluyor dedim.

            Sultan Baba sohbetlerinde daima; Allah’ın dostlarına elinden el, dilinden dil, kulağından kulak verdiğini, onlar için gizli olmadığını söyler; “Bizler de Allah’ın bildirdiği kadarını biliriz” derdi.  

            Kibar bir evliya idi. Kimseyi kırmaz, kimsenin suçunu yüzüne vurmaz, hakaretvari konuşmaz; anlatmak istediklerini bir sohbetle anlatır; “İçinden hissenizi alın” derdi. Zaten o sohbetlerde ne demek istediğini anlardık. Sorumuz ne ise onu sormadan cevabını alırdık veya eksiğimiz ne ise onu anlardık.

            Hiçbir zaman kimseye beddua ettiğini duymadık. “Kimseye beddua etmeyin” derdi. Özellikle bazı kadınlar çocuklarına beddua ederlerdi.  Onlara “Sonra çok pişman olursunuz, canınız yanar, sakın çocuklarınıza beddua etmeyin” derdi.

            Sultan Babamızın eline Allah’u Teala şifa vermişti. Bunlardan birini bizde yaşadık. Benim ellerim egzama gibi yara oldu, elimle tuz tutamıyordum. Yara olmuştu suya bile tutamıyordum.  Ben “Sultan Baba ellerimle yemek bile yapamıyorum” deyince; “uzat ellerini” dedi. Kayınpederim olduğu için bize namahrem değildir. Uzattım, ellerimi sıvazladı. Bir daha o ki asla ellerim yara olmadı. Bir sıvazlamayla ellerimdeki o yara yok oldu. 

            Bunlar günümüz insanlarına olağan dışı gelse de biz bunları yaşadık.

Böyle kerametini gören insanlara daima “susun söylemeyin” derdi.

Kendi dilinden duydum ki “Allah bizi saklıyor. Öyle olmasa buradan İzmit’e kuyruk olur” derdi.

 Kerametten soranlara ise “Asıl keramet kişinin sırat-ı müstakımde sabit olabilmesi” derdi.

Tabidir ki bu hususiyetleri çalışmayla elde etmişler. Sayısını net bilemediğimiz defalarca erbaine girmişler. Allah yolunda birçok seyr-u süluk devrelerinden geçmişler ve nefisleriyle çok mücadele edip nefsin dizginlerini ellerine almışlar. İşte bunlar hakiki erlerdir bence. Rabbimize giden yolda azimle aşkla çalışarak başarılı olmuşlar.

 

 

Muhterem Zeynep hocam Sultan Baba’ya (k.s) göre İslami kimlik sahibi bir kadın nasıl olmalı?

           

“Toplumumuzu kadınlarla yıktılar; biz de kadınlarla düzelteceğiz” derdi. Kadınlar hem eş, hem de çocuklarının terbiye vericisi durumunda toplumun temel taşı gibidirler. Bunlar eğri büğrü olursa bina üzerine dikilemez değil mi? Aile mefhumu oluşmaz.

Sultan Baba bazen kadınlar geldiğinde onlara “Sen de evlat katili misin? diye sorardı. Bu soruya şaşırır anlamazlardı. “Yani kürtaj ile çocuk aldırdın mı?” Derdi.

 “Aldırılan çocuklar bir kaç günlük olsa dahi Allah o çocuğa ruh üflemiştir. O bir canlıdır, aldırılmaz” derdi. “Onun rızkını da Allah verir, bakımına da Allah kolaylık verir” derdi.

Hanım müritlerine daima şunu tembihlerdi: “Derslere, sohbetlere gittiğiniz zaman evlerinizde işlerinizi, yemeklerinizi yapın öyle gidin. Evinizi, eşinizi ihmal etmeyin” derdi.

Temizlik ve düzene çok önem verirdi. Kendisi de zaten çok titiz idi. Odasındaki seccadeye bir çocuğun basmasını istemezdi çünkü “Çocuklar çoraplarıyla tuvalete girer; o ayaklarıyla halılarda gezer, necaset bulaşır” derdi. 

Kadınların dış giysilerinin pardösülerinin kirli olmasını sökük olmasını asla istemezdi. “Sizler İslam’ı temsil ediyorsunuz, irşad vazifesi yapıyorsunuz, kıyafetleriniz temiz ve tertipli olsun” derdi.

“Bir insanda edep olması gerekir” derdi; “Edep ile Allah’a varılır, Allah’a kul olunur” derdi. “Edebi kendiniz kazanacaksınız” derdi.  

           “Ehli salip, Türkiye üzerindeki kızlarımızın hayâsız, iffetsiz olmaları için çalışıyor. Kendi aralarında; “Biz 10 sene içinde Türkiye’de bekâret diye bir şey bırakmayacağız diyorlar” der ve buna çok üzülürdü.

            Bugün toplumumuzu, kadınlarımızı bozmak için hakikaten çok çalışmalar var. Birinin karısı, öbürünün kocasına, bir başkasının kocası diğerinin karısına göz koymak suretiyle sözde sevgi, aşk tuzakları kurarak insanları iffetsizliğe iten pek çok yayın var. Bunları bilmeliyiz ki; bunların hepsi Türk toplumunda aile mefhumunu ortadan kaldırmak için yapılmış tuzaklardır.

Kadınlarda şükür kanaati ortadan kaldırıp, sadece israf ve harcamaya yöneltip karı –koca gerginliklerine sebep olan, yarı çıplak, argo laflarla, edep dışı sözlerle, beynin boş olduğu bir zamanda bunları kadınların beyinlerine doldurup bilinçaltı yayınlarla toplumu bozmaya çalışmaktalar.

            Çocuklarda ise saldırganlık, kavgacılık ve asabiyet oluşmakta. Toplumumuzda tahammül neredeyse kalmamış, üzülerek görüyorsunuz, mesela arabayla gezdiğinizde, trafikte azıcık bir hata kusurda insanların kaba saba hovarda şekilde inip kavga etmelerini.

Toplumumuzda bu psikolojik rahatsızlıkları yapan, kötülüklere sürükleyen, ana baba katili çocukların çoğalmasına sebep olan yayınların bir an önce bitmesini istiyoruz.

            Sultan Baba rahmetlinin bu konuyla ilgili bir sözü aklıma geldi. “Ehl-i salip, insanları bozmak için sinemayı çıkardı ama başaramadı. Çünkü herkes gitmedi. Düşündü ne yapalım da bunu her yere yayalım. Sonra küçülttü ve televizyon olarak evlere koydu. Şimdi her evde, her odada var. Bunu başardı.”  “Televizyon önünde olan insanların beyinleri eriyor ve kansere sebep oluyor ama bilmiyorlar” dedi. Sultan Babamız bu sözü takriben 25 yıl önce söylemişti, günümüzde tıbben de tespit edilmiştir ki televizyon ışınları kansere sebep olmaktadır.

            Ayrıca “Günümüzde çocukların şizofrenik hasta olmalarının, korkmalarının, ruhsal hastalıklarının sebebi budur” derdi.

 

           

            Siz çocuklarınızı Sultan Baba’nın yanında büyütmüş oldunuz. Çocuk yetiştirmede Sultan Baba’nın önemle altını çizdiği noktalar nelerdi?

 

Çocuklarda terbiyeye çok önem verirdi. “Çocukların alnında hayâ damarı vardır. Dikkat edilmezse çocuklar bunu 3 yaşında kaybederler, dikkat edin. Küçücük yaşta ki çocuklarınıza şort, pantolon gibi kısa şeyler giydirmeyin. Açık saçık şeyler giydirmeyin” derdi.

            “Yedi yaşın altındaki çocuklara İslam’ı, dinimizi anlatmaya başlayın. Onlar öyle güzel alırlar ki; taşın üzerine yazı kazınmış gibi. Çocuklar o bilgileri asla kaybetmezler.” “Çocukların terbiyesinde ana babanın büyük rolü vardır” derdi. Çocuk terbiyesinde hiçbir zaman şiddet kullanmaz ve bundan men ederdi.

            İmam Âzam Hazretlerini örnek verirdi:

            İmam Âzam’ın babası bir gün dere kenarındayken bir elma görüyor. Alıp onu ısırıyor daha kopartmadan sadece rayihası içine gitmiş. Hemen yemeyi bırakmış ve acaba bu hangi bahçeden düştü ise orayı bulayım da helallik isteyeyim diyerek dere boyunca gidiyor. Sonunda bir bahçeye geliyor. Bahçe sahibinden “Bu elmayı ısırdım helal edin” diyor. Bahçe sahibi de diyor ki; “Bana yedi sene kölelik edersen seni affeder, helal ederim” diyor. Yedi sene kölelik ediyor. Üstelik kendisi de zengin ve bahçe sahibi biri imiş.

            Yedi senenin sonunda yine helallik istiyor. Bu defa da diyor ki; “Yok helal etmem. Benim kör, topal, sağır bir kızım var. Onu alacaksın.” Aman yapma etme derken ona da tamam diyor. Bir elmanın suyu ağzına gitmiş diye bu kadar kölelikten sonra bir de kızını alıyor. Nikâhları kıyılıyor.

            Kızın yanına gittiğinde ne baksın ayın on dördü gibi güzel. Kör, topal değil. Hemen bahçe sahibinin yanına gidiyor, diyor ki; “Bir yanlışlık oldu herhalde. Siz bana kör dediğiniz; ahu gözlü çıktı. Sağır dediniz; sağır değil. Topal dediniz; topal değil.” Deyince bahçe sahibi diyor ki; “Oğlum ben sağır dediysem; Allah’ın hoşuna gitmeyen hiçbir şey işitmedi. Lal dediysem; Allah’ın hoşuna gitmeyen hiçbir şeyi konuşmadı. Yalan, gıybet, küfür asla söylememiştir. Topal dediysem Allah’ın hoşlanmayacağı hiçbir yere gitmedi. Onu hiçbir namahrem görmedi. O senin helalindir” der.

            İşte derdi Sultan Babamız “Öyle takva anneden, öyle takva babadan İmam Âzam dünyaya geldi. Üç yaşında Kuran’ı okudu, yedi yaşında hıfzetti. Sayısız ilim kitapları yazarak ümmete hizmet etti.” Burada Sultan Babamızın vurguladığı; haram ve helale verilen değer ve helal ve haramın çocuğun yetişmesindeki büyük etkisidir.

            Çocuklarınıza helal yedirin ki; çocuklarınızda doğru ve istikamet sahibi olsunlar.

            Ayrıca çocuklara verilen isimler konusunda da titiz davranırdı. “Çocuklarınızın sizin üzerinizdeki haklarından biri de güzel isim koymanız!” derdi.

 

 

Sultan Baba sadece ibadetle meşgul olan, kabuğuna çekilmiş olarak evliyalık postunda oturan bir veli değildi. Böyle olmadığını az çok biliyoruz. Sizler onun sohbetlerinde daha çok bulundunuz. Bu vesileyle Sultan Baba’nın bizlerden beklediği İslamî şuuru biraz açıklayabilir misiniz?

 

            Sultan Babamız sık sık sohbetlerinde “Ben istesem Medine’ye gider, ibadetle meşgul olurum veya bir mağara kavuğuna çekilir, ibadetle meşgul olurum ama bunların hepsi senin için, ümmete hiç faydası yok. Burada kalıp Ümmet-i Muhammed’in sapmışlarını, Allah’ı unutmuşlarını yola getirmek için hizmet etmek daha önemlidir, daha kıymetlidir.” derdi ve eklerdi: “Bir imam efendi rüyasında cehennem üzerine köprü kurulduğunu görmüş. Üzerinden nice hocaların, nice kimselerin kayıp düştüğünü görmüş. Kendisine sıra gelince, “Biz bunların yanında çömez olamayız, biz daha basmadan düşeriz herhalde” diye düşünmüş. Fakat bir de bakmış ki köprüyü geçmiş” derdi. “Biz bu rüyanın manasını on sene anlayamadık sonra o imam efendi vefatına yakın felç olunca anladık ki o köprü mesuliyet köprüsüdür. Allah’u Teala kuluna iki yerde de azab etmez.”

            “Bizim alimliğimiz, bizim makamımız, bizim ibadetlerimiz bizi kurtaramaz. Biz bu ümmetin kurtuluşu için hizmet edip emr-i bil ma’ruf’u elimizden bırakmayacağız.”  

            “Allah’u Teala “Önünüzde ateş, yangın varken bu yangını söndürmek için siz ne yaptınız.” derse halimiz ne olur? Bunun için çok çalışmamız gerekiyor. Ümmeti küfrün ateşinden kurtarmak gerekir” derdi.

 

 

            Şeyhimiz bir kitaptı okumasını bilene…Onu kâmil manada anlatabilmek mümkün değil sayfalar dolusu kitaplar yazılsa bile…Burada sınırlı bir şekilde anlattık, kusur etmemişizdir inşaallah. Onun ruhu bizlerden memnun olsun inşallah. Rabbimiz ahirette de beraber olabilmeyi nasib eylesin inşallah.

 

 

            Sizin Sultan Babaya olan sevginizin büyüklüğünü biliyoruz. Bu, onun için yazmış olduğunuz şu şiirde de açıkça görülüyor. İzninizle bu şiiri okurlarla paylaşmak istiyoruz.

 

Hak katının ulusu

Peygamber varisiydi

Her işi sırdı

Sırrın içinde kaybolurdu

 

Ana gibi şefkatli

Baba gibi himaye ederdi

Müridini incitmez

Merhamet timsaliydi

 

Hak ile haklının yanında

Nefsine taviz vermez

Nefsinin değil ümmetin acılarını

Kendine acı görürdü

 

Rabbimin verdiği nurla

Gizli saklı yoktu yanında

Müslüman ermeni çingene

Hepsi birdi yanında

 

Huzurun kaynağıydı

Feyz-i İlahinin bulutu

Almak isteyene

Sağnak olur yağardı

 

Manevi lezzeti tadı,

Cömertçe, elini uzatana verirdi

Şeyhini çok sever

Onu daim överdi

 

Manevi sahada rehber-i ilahiydi

Daim nasihat ile doğruyu gösterirdi

 

Sabahın seherinde dururdu duaya

El kaldırıp yüzün dönerdi Mevlaya

Yere yüzler sürüp yalvarırdı Hüda’ya

Ümmet-i Muhammed af ola diye

 

Ümmetin sevgisi kaplamıştı bedenini

Yağmur gibi dökerdi gözlerinden yaşını

Dökülen yaşlar yakardı kitabını

Ümmet sevgisiyle heba etti canını

 

Onun mesaisi dağılan tesbihlerdi

Derdi dağılan tesbih taneleri kaybolan imamdı

Hasreti va’tesimu bi hablillahi ve cemi’andı

 

Bu ulvi gaye için Rabbine kırk sene uzandı elleri

Secdeye kapanıp Ya Rabbi Ümmeti Muhammed’i affet derdi.

Ümmet-i Muhammed’i affeyle Ya Rabb!

 

 

 

Sultan’ül Arifin İhsan Tamgüney Sultan Baba (k.s.) hazretlerinin sevgi ve himmetlerinin siz okurlarının üzerinde olması dileğiyle. 

           

                                                                                                                                            

                                                                                                          Meryem Demir